25 Nisan 2010 Pazar

çilek

bugünü de hiç bir faydalı şey yapmamış olmanın verdiği anlamsız huzurla bitirmiş bulunmaktayım. o kadar da boş beleş bir insan değilimdir illa ki faydalı bir şeyler yapmışımdır diye, şu cumartesi gününde kendimi çok da fazla zorlamayarak biraz düşünmeye başladım. baktım ki yarım saat önce çilek yemişim, hah dedim, hemen google dan çileğin faydalarına bakayım sonra ona göre devam ederim. sonra durdum baktım saat 00:30 olmuş, ben tutmuş google da çileğin faydalarını araştırıyorum. allahım dedim ne kaldı ismail yk dan farkım? sonra dedim ki insanoğlu ne garip, psikoloji falan okusaydım insanların çalışması gereken vakitlerde, o vakti öldürmek için normal zamanda asla ve kat'a yapmayacağı şeylerin neye göre belirlendiğine dair bir çalışma yapardım. sonra yine kendimden utandım. konu hakkında hiç bilgisi olmayan insanların ahkam kesmesine benzedi çünkü. "ben olsaydım şöyle yapardım", "ah orda ben olacaktım kii"... ve buna benzer tavırlar sergileyen bir insan olarak gördüm kendimi. bekara karı boşaması kolay tabi değil mi? ne alakası var şimdi demeyin. bu atasözümüzde bekar dediğimiz adamın, "ben olsam boşarım abi" diyerek, evlilik müessesi hakkında bilgisiz olduğundan, televiyon kanalı değiştirme hızında, tek tuşla, zahmetsizce karısından boşanabilecek olduğunu düşünmekte ve bu yüzden atıp tutmakta olduğu anlatılmak istenmiştir. öyle değilse bile kabaca budur.
işin aslı şu, yine facebook u açtım, tam "bugünü de hiç bir faydalı şey yapmamış olmanın verdiği anlamsız huzurla bitirirken hepinize iyi geceler" gibi bir şeyler yazacaktım. sonra bu yazacağım şey her zaman olduğu gibi çok hoşuma gitti. ne güzel laf buldum lan dedim, gece gece sevinç doldu içim. o zaman dedim bu dediğim biraz karamsar bir laf oldu biraz daha bir şeyler yazayım da komiklik olsun dedim. çilek yemiş olduğum aklıma geldi, hah dedim ben bunu bir yerden bağlarım. sonra yine nereye yazsam acaba diye biraz vakit kaybettim. facebooka yazsam çok uzun olur, twitter a sığmaz, google buzz da harcanır. madem dedim öyle, biraz daha gayret göstereyim bloguma koyayım. hayatımın google buzz, blog, facebook, twitter etrafında dönüyor olması endişe verici ama tıpkı farmville de olduğu gibi, gün gelecek bu sevdamdan da vazgeçeceğim. o zamana kadar vereceğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. sağlıcakla kalın.

not: benden, tüm sevenlere, sevilenlere, faydalı işler peşinde koşanlara gitsin bu şarkı
Berksan'dan Çilek
"çilek dudaklarına yapışıp kalıcam
gözlerinden kalbine akıcam
yar senin için bu şehri yakıcam
senin aklını aklını alıcam"

19 Nisan 2010 Pazartesi

biri beni konuşuyor

isterdim ki planlı, programlı, disiplinli, dediğim dedik bir insan olayım. yapmam gerekenleri vaktinde yapıp, sonradan ahlayıp vahlamayayım. hatta isterdim ki, kendimi böyle kabul etmemiş biri olup, her gün "bu sefer düzgün olacak" derken, dediğime kendim de inanmış olayım. ortaokulda yeni başlayacağım defteri "amaaan, nasıl olsa yine bozulacak sonraki günlerde " deyip, fazla kağıt isteyen arkadaşıma defterin ortasından değil de, ilk sayfasını caart diye yırtıp verdiğim gün o ruhu kaybettim ben. asla ileride düzgün biri olamayacak olduğumun sinyalini o gün verdim. (aslında tam olarak böyle değil. şimdi defterim olsa, yine ilk sayfalara özene bezene yazarım, hep öyle düzgün olacağına inanırım. hatta bir yüksek lisans öğrencisi olarak derste aldığım notları eve gelip temize çekmişliğim vardır. düşünün bu insanın ortaokuldaki halini. tabi ki defterin ortasından verirdim o sayfayı, eğer gerçekten biri benden istemiş olsaydı. ama defter yeni olduğuna göre okulun da ilk günleridir. ve benim asla okulun ilk günü sınıfa deftersiz gelecek kadar fütursuz yahut özgür ruhlu arkadaşım olmadı. ama siz şimdi bunları unutun.) evet defterin en kıymetli olan ilk sayfasını gözümü kırpmadan yırtığım gün belliydi böyle olacağı. şimdi aslında kafamı gömüp harıl harıl çalışmam gerekirken tutup komikçilik oynamaya çalışıyor olmam, taa ortaokul yıllarımdan kaynaklanan bir kelebek etkisinin sonucudur. kelebek etkisi deyince aklınıza illa Ashton Kutcher gelmesin. gün geliyor dolmuş şoförü Kazım Abi sizi gideceğiniz yere 20 dakika geç götürerek böyle bir etki yaratabiliyor. ama sırf Kazım Abi bıyıklı diye onu kelebek ile aynı kefeye koyamayacak kadar önyargılı insanlarsanız, orasını bilemem. her neyse ne diyorduk? çalışmam lazım evet. ama ben saat 01:00-02:00 sularında sağ kulağımın kızardığını (yandığını) az önce keşfetmiş olduğumdan "bunu hangi sosyal ağ platformuna yansıtsam da ilginçlik yapsam"ın derdindeyim. facebook a mı yazsam, google buzz a mı, twitter a mı? kafam öyle karıştı ki paylaşmak istedim.
bu arada sağ kulağım gerçekten yanıyor şu an. geçenlerde yine böyle oldu, hatta ne zaman geç saatlere kadar ayakta kalsam illa ki kızarır kulağım. bugüne kadar bunu hep " biri beni konuşuyor" a yordum. ama bugün bir aydınlanma yaşayarak, bu saatlerde beni kimin, neden ve kiminle konuşacağını kendime sorup, sorunun cevabını bulamadım. sonra da bunu metabolizmama yordum. öyle bir şey ki, şarjı bitmeye yakın sağ kulaktan kırmızı ışıkla sinyal veriyor (ehe ehe). evet bir sonraki insan vücudunun garip ama gerçek sırları adlı belgeselimizde görüşmek üzere, hoşçakalın.

16 Nisan 2010 Cuma

hadron

bugün olanlara inanamayacaksınız. ama önce bir itirafta bulunayım. ben hiçbir yazıma klişe olmayan bir başlangıç yapamıyorum. içime işlemiş. o yüzden de yazamıyorum. elimde 10u aşkın gelişme ve sonuç bölümü hazır yazı var, ama doğru düzgün bir giriş bölümü yazamadığım için öylece bekliyorlar. bundan ortaokul ve lisedeki kompozisyon derslerini, ödevlerini ve sınavlarını sorumlu tutuyorum. ayrıca ilgisi yok gibi gözükse de resim derslerini de sorumlu tutmak isterim.

bugün 28 yaşında ve üniversite mezunu bir arkadaşım bana print screen nasıl yapılıyor diye sordu. aslında printscreen i hiç duymamış olduğundan tam böyle de demedi de, işte ekrandaki resmi kaydedemiyorum falan diye şikayet etti. bi şaşırdım tabi, son zamanlarda pek ihtiyaç olmasa da bir zamanların efsane uygulamalarından biriydi sonuçta. fazla üstüne gitmeden güzelce anlattım. bir taraftan da kendi kendime olabilir hiç ihtiyacı olmamıştır, olmuşsa da unutmuştur dedim. derken, bu insan ctrl-v yaptıktan hemen sonra "vaay bee, adamlar yapmis bee" "oldu lan harbiden" "bakiim gene olacak mı" "ohaa gene oldu" "vaay bee" diye diye ağzı açık bir şekilde yaklaşık 2 dakika bilgisayar ekranına bakınca, hah dedim, işte dünya barışını sağlayacak insan bu. sene 2010, ipod iphone çıkmış, ve bu 28 yaşindaki adam printscreen olayina hadron çarpıştırıcısı muamelesi yaptı ya artik kimse beni dünyanin kötü bi yer olduğuna inandıramaz sevgili dostlar...
kalın sağlıcakla.

6 Nisan 2010 Salı

help!

şu hayattaki hedeflerimi çok hızlı değiştiririm. örneğin bugün bir kafe açıp zengin olmayı planlarken önümüzdeki hafta ünlü bir şef olmayı düşünebilirim. genelde haftalık olarak değiştiriyorum bu planları. bazen bazısına çok inanıyorum, 2-3 hafta gidiyor. mesela bu kafe işine çok aklım yatmıştı. hatta boş durmayıp kiralara baktım, bütün konsepti tasarladım kafamda. ama burda şimdi size söylemem. her ne kadar bu planımdan vazgeçmiş olsam da haftaya ne olacağını bilemem. çok yaratıcı bi fikir bence benimki.
geçenlerde de google street view denen şeyde şehir şehir dolaşıyordum ki, aklıma geldi. yaa bu google ne kadar da süper bir şey, ben neden google da çalışmıyorum ki dedim kendime! hem zaten kafe işi kendi işin, stresli olur, yorucu olur. şeflik desen, ocak başında üstüne koku siner. oysa google öyle mi? boş durmadım, hemen google insan kaynakları sitesine giriverdim. zaten o da birkaç tık uzağımdaydı, ah google gene yapmıştın yapacağını, iş arayanların işini de kolaylaştırmıştın. yaratıcı eğlenceli ve de maaşlı bir iş dünyası beni bekliyordu. derken bir de ne goreyim? google, "account coordinator" ve "product marketing manager" arıyor! içinde problem solving skills, strong analytical skills geçen ilanlar vermiş google! meğer yıllardır kaçtığım her şeye nasıl da muhtaçmışım! meğer bütün hayatım bir yalandan ibaretmiş! yıkıldım google! artık aramalarımı bing den yapıcam. en azından bing beni kandırmıyor, bing bingliğini biliyor.

o hınçla hemen facebook a girdim. facebookun buzz karşısındaki ezici üstünlüğünü kutlarcasına oraya buraya yorumlar bıraktım. video paylaştım. tam o sırada da bir dostumu facebookta sağ kolonda bir yerlerde gördüm.. görmez olaydım! adının altında "daha iyi bir facebook u olması için ona yardım et" yazıyordu!!. facebook, sözüm sana! belki iyilik yapmak istiyorsun, biliyorum sevdiğinden yapıyorsun ama yapma... hadi ben dostum, sadece bana göndersen bu mesajı neyse. ama onun 100 küsur arkadaşına da gönderiyosun biliyorum. bu nasıl bir ezikliktir, nasıl yardım dilenmedir! yapma bunu! bazen diyorum kendime, şu facebook a girmesem artık, ya da çok nadir girsem bi arkadaşa bakıp çıksam mesela. ama sonra aklıma onlar geliyor: daha iyi bir facebook u olmasına yardım et! ona mesaj at! merhaba de! say hello! yapma bunu facebook yapma! benden nefret et ama bana acıma!

sonuçta facebook a karşı da hınçla dolup güzelce log out yaptım. ama kendimi bi anda çok yalnız hissettim. google a küs olduğum için yıllardır kullanmadığım hotmail hesabımın şifresini hatırlamaya çalıştım. hatırlayamadım. yahooya da zamanında küstüğüm için email adressiz kalmıştım. bu duruma fazla dayanamadım, ve gmailime girdim. hazır gmailime girmişken google da yemek okullarını araştırdım. sonra bu yaşıma girip hala yeni meslek aradığım için bunalıma girdim. kafe açmak istemeyeni dövüyolar yaşı olan 21 i çoktaaan geçtiğim aklıma gelince gözlerim dolu dolu oldu. en azından bu yazıyı yazarak hüznümü üretime çevirmesini bildim. değil mi ama?

3 Nisan 2010 Cumartesi

ana-baba issues

itiraf edeyim, sadece ana-baba issues başlığı altında bir yazı yazmak istedim. düşündüm biraz ne yazarım diye, altını dolduramadım. ha doldurulamaz mı? ana-baba issue ları olan nice gençlerimizden feyz alamaz mıydım? tabi ki alırdım. başkalarına ne gerek kendi ana-babamı anlatırdım ama istemedim. istedim ki insanlar baksın, "nee ana-baba issues mu? ne kadar da komik" desinler, kahkaha atmalarına gerek yok, tebessüm yeterli benim için. komik değil mi? değil biliyorum da, çok benimsedim ben.