25 Ekim 2010 Pazartesi

sevelim, sevilelim

sevgililik ve gereklilikleri, böyle bir şey var mı? doğru söyleyin. varsa bundan böyle ona göre hareket edelim. yani varsa da kimse bilmeyenlere söylemiyorsa, bu şeye benzer; bir sınıfta sınav sorularını çalan bir grup öğrencinin diğerleriyle paylaşmayıp öğretmenlerin gözünde 1 numara olmalarına. bu kadar alt seviyeden bir örnek verdim niyeyse biraz da üste çıkalım, iş güç sahibi olanlar için düşünecek olursak da şuna benziyor; diyelim ki mesai 9 da başlıyor, ama bazıları 8 de geliyor çünkü onlara kimse bir şey dememiş. hiç kimse tutup da "olm manyak mısınız?" ah pardon bu olmadı burası işyeri, hemen düzeltiyorum; "pardon sizin derdiniz ne kuzum? bizim mesai 9 da başlıyor siz hırto gibi 8 de geliyorsunuz ve bunun karşılığında ne bir takdir ne bir teşekkür alıyorsunuz, yoksa ben zurna mıyım ha?" (bazen kendimi ismail yk'dan alıntı yapmaktan alıkoyamadığım anlar oluyor, lütfen beni anlayın) bu da işyerine uygun olmadı da tutun ki işte zevzek biriymiş bu uyaran. ne kadar saçma bir durum değil mi? işe başlarken dememişler size bu saatte geleceksin bu saatte çıkacaksın diye, siz de herhalde böyledir diye başlamışsınız (ama insan bi sorar lan). yani çok çalışıyorsunuz bir yandan, bir yandan garipseniyorsunuz belki dışlanıyorsunuzdur "yalaka bunlar saat 8 de geliyor" diye. ama hiç de bir işe yaramıyor 8 de gelmeniz, kahvaltı etmediğinizle kalıyorsunuz anca. yani işte böyle bir durum varsa, ki olduğuna inanmaya başladım, söyleyin. kendinize müslüman olmayın, bu dünya kimseye kalmaz.

13 Ekim 2010 Çarşamba

bu da böyle bir anımdır.

tez, mez. ne zor işmiş okumak, halbuki ölene kadar "okuyom ben yaa" diye haklı çıkışlar yapmak istiyorum. iyi de nasıl olacak? olamazmış gibi, başarısız demek istemiyorum kendime, "zeki ama çalışmıyor" tabiri sanki daha uygun (valla!). şu 3 sene boyunca bir ödev olsun, teslim olsun, çalışmak olsun, kayıt olsun hepsini son dakikada yaptım. yok hakkımı yemeyeyim, kaydımı hep önceden yaptım, harcımı ilk, bilemedin ikinci günü yatırdım. zannetmeyin ki maddiyatçıyım, bilakis çok duygusal, hassas, narin, dokunmaya kıyılamayacak bir insanım. bir keresinde öküzün birine günaydın demiştim misal "ne bakıyorsun yüzüme aval aval!" diye bağırmıştı bana, gıkım çıkmadı, döndüm arkamı, ağlamaklı oldum. insanlar olmasa etrafta ağlardım, zor durdum. sonra yüzüklerin efendisi 1'de gandalf uçurumdan aşağı düşerkek, frodo'nun "gandaaaaaalf!" diye bağırışı yok mu? hâlâ aklıma geldikçe böyle bir dalarım. gülerken bile ağlarım, öyle düşünün. her neyse, maddiyatçılıktan değil harç işlerini erken halletmem, nasıl başlarsam öyle gider diye erkencecik hallediyorum işlerimi, ama yine son dakikada oluyor ne oluyorsa. neyse öyle böyle 3 seneyi devirdim, maksimum süremi kullandım, uzatmamı aldım. perşembe günü jürim var. dediler ki kurabiye götür. tamam götüreyim götürmesine de, çok riskli. şey gibi; tezime güvenmiyorum ama kurabiyelerim harika! almaz mıydınız? hem de karşıdaki insanı obur yerine koymak gibi geliyor. hayır bana gelse jüri üyeleri mantı bile açarım ama öyle değil. ben gidiyorum okula, gerçi işte o zaman da "eli boş gitmemek" olayı giriyor işin içine ama olsun. ben pek taraftar değilim, biri bana gelse (o da sense, beni kırmış olsan da) elinde kurabiye, dese ki 50 lira borç ver. vermem, ne yani ben borç vermeyecek adam mıyım ki bana kurabiyelerle geliyorsun? öyle biri miyim gözünde? bak yine para muhabbeti açtım lan. yoksa içimde bir maddiyatçı mı var? neyse bu konuyu sonra ele alalım. heh, jüri üyelerine kurabiye. ya alerjisi varsa götürdüğüm şeye, oracıkta şişiverirse dili damağı, şeker hastasıysa ya tatlı yiyemiyorsa, tuzlu götürsem diyorum, ya tansiyon hastasıysa... işte böyle kararsızlık içinde kaldım. şimdi acıbadem kurabiyesinde karar kıldım, genelde sevilir bir şey, aslında makaron adlı şahane tatlıdan götürmeye niyetlendim ama o doğrudan yalakalık olur gibi geldi. harika bir şey çünkü. yani biri size elinde makaronla geliyorsa bilin ki ya çok seviyordur ya da çok mühim bir şey isteyecektir. e ben jüri üyelerini sevecek kadar tanımıyor olduğuma göre mühim bir şey istiyorum. evet istiyorum, geçeyim bitsin nolur! şu tatlı olayını çözsem bir nebze olsun rahatlayacağım. evde yapsam yakarım falan, iğrenç olur, bir şey olur belki de çok güzel olur tarifini isterler. hoca dediğim insanlarla böyle muhabbetler etmek istemiyorum. yani ne vardı kurabiye götür demeseydiniz? çok kafam karıştı, sanırım daha fazla dayanamıciiim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Kasparov'un Şifresi

unutmayın ki yaptığımız her hareketin hayatta bir metaforu mevcut. mesele... mesele bu işaretleri çözümleyip hayatımıza uygulamakta. hayatın her anında kullanılabilecek ama bilhassa ilişkilerinde başarısız olan, kendini başarılı zannedip de yine de başarısız olan yahut başarılı olduğunu zannedenleriniz için özel koleksiyonumdan bir çalışma hazırladım. aşağıda "Satranç Taşlarının Gizemi" adlı çalışmamda bu taşların aşk hayatımızda bizleri ne kadar etkilediğine dair yaptığım araştırmanın kısa bir özeti yer almakta. dünya nüfusunu ele aldığımızda her erkeğe bir kadın düşmeyecek olduğu için, kitabı yayınlamaktan vazgeçtim, ancak yazın bitmesiyle birlikte girilecek olan bunalımların bir kısmının karşı cinsle olan ilişkilerden kaynaklanacağını düşünürsek, üç beş paragraf ipucu vermekte bir sakınca olduğunu zannetmiyorum. aşağıdaki açıklamaları en sevdiğiniz yahut kullanmaktan hoşlandığınız satranç taşını düşündükten sonra okumaya başlarsanız sizin için daha aydınlatıcı olacaktır. sevgiyle kalın!

" At: çaba sarfediyorsunuz, ancak bildiğiniz tek bir yöntem var. onu da evirip çevirip tekrarlıyorsunuz. ama evirip çevirdiğiniz için aynı şeyi yaptığınız belli olmuyor. o yüzden başlarda karşınızdaki sizi çok enteresan birisi zannediyor ama öyle olmadığınızı ikimiz de biliyoruz. esnek olmayan hareketleriniz yüzünden sevdiceğinize asla olması gerektiği kadar yaklaşamıyorsunuz. daha aktif bir aşk hayatı istiyorsanız araya yakın arkadaşlar sokarak karşı tarafı sıkıştırabilir, amacınıza ulaşabilirsiniz.

Vezir: karşıdan çok karizmatik, başarılı, atletik, zeki olarak görünseniz de başarınızın sırrı her yöne maksimum hareket kabiliyetinizden kaynaklanmakta. özet olarak devenizi sağlam kazığa bağlıyorsunuz diyebiliriz. olası tüm hareketleri, düşünüp tartmadan, elemeden, dan dun işe girişmek yardırmaktan başka bir şey değil. ne mutlu ki sanş size gülmüş, boyunuz bacağınız uzun uzun, görenler bir şey sanır. karşınızdakini küçümsemekten vazgeçip, her piyonun günün birinde, uygun şartlar altında vezir olabileceğini düşünerek üzerinizdeki kibiri atabilirseniz, çok daha mutlu olacaksınız.

Şah: bir ileri bir geri hareket ederek karşınızdakini tereddüte sokuyorsunuz. attığınız minik ama kararsız olan adımlar karşı tarafın sizi mıymıntı olarak görmesinden başka işe yaramıyor. madem çok fazla çaba sarfetmek istemiyorsunuz köşenizde bekleyin, arkadaşlara eşe dosta haber salın, hayırlı kısmetinizi bulup getirsinler. maksat kafalar rahat olsun.

Fil: satranç tahtasının ele avuca sığmaz yaramaz çocuğusunuz. bir o kadar da körsünüz ki ruh eşinizi göremiyorsunuz. olayları bütün olarak ele alıp "benim rengimden olmayan benim düşmanımdır" diye kinlenseniz de 1b=8g olduğunu hepimiz biliyoruz. gelin inat etmeyin, ırkçılığın lüzumu yok, hepiniz filsiniz sonuçta ve hepiniz grisiniz aslında."

Not: yazarın yayınlanmamış diğer eserleri için talep edeceğiniz kitabın adı ile tarafımıza yapacağınız başvuru sonrasında verilecek hesap numarasına sembolik olarak yatıracağınız 5 tl sayesinde hayatınızın dizginlerini elinize alabilirsiniz. (bakınız: elinize almak)

Rok Mucizesi: Kadınların baskı altında olduğu feodal sistemlerde yaşanan aşk ilişkilerinin günümüz modern hayatına yansıması ile ilgili çok özel bir çalışma.
Şah-Mat: Uzun birlikteliklerde cinayete giden uzun ve meşakatli bir yol.

5 Ağustos 2010 Perşembe

youtube'un çöküşü

can alıcı! ne de güzel başlık değil mi? ohaa! demez miydiniz manşetlerde görseniz? ben derim. belki oha demem ama, böyle bir dönemin çöküşüne tanıklık etmiş olmak hoşuma giderdi. tabi o anda değil çöküşün kırkının çıkması lazım ilk önce. kendimi şanslı ama bir o kadar da aptal video izleyemeyecek olduğumdan şansız da hissederdim. gerçi youtube yerine başka bir şey gelecekse umrumda bile olmayabilirdi aptal videolar ama o dönem çöküşü tanıklığı hissiyatını yine de hissederdim. yaklaşık 20 sene sonra da şimdilerde "leblebi tozu vardı lan!", "voltron vardı", "yakari vardı" der gibi "youtube vardı" derdim. "hiç video yükleyemeden gitti" derdim falan filan. ama sanki böyle bir şey imkansız. nasıl çöker ki youtube? sansürden bahsetmiyorum, başka bir şey olacak herkes youtube dan elini ayağını çekecek falan. şey gibi olacak mesela; siyah beyaz televizyon ya da ilk çıkan takoz denilen cep telefonları. işte öyle olacak. peki kim yapacak acaba bunu? az önce düşündüm de, hakikaten bunları yapanlar nasıl adamlar? misal biri fikir adamıdır, "abi ya benim aklıma şöyle şöyle bişey geldi, olur mu bu iş?" demiştir, tüm altyapıyı düşünmüş ama nasıl yapılacağını becerememiştir. tıpkı vizontele'deki deli çocuk gibin.(*) berikisi de çok çalışkandır zekidir, 3 yaşında babasının aldığı dandirik orgtan klavye yapmıştır falan. işte öyleydi böyleydi derken youtube kurulmuştur, sayesinde herkesler 15 dakikalığına meşhur olmuştur. (**) Belki de şimdi hiç düşünmek istemediğim über bir insandır ya da şimdi düşünemediğim bambaşka bir insandır, insanlardır veyahut. her ne olurlarsa olsunlar ben de o adamlardan olmak istiyorum. evet 40 saattir bunu anlatmaya çalışıyorum. "youtube'un çöküşü", "rise of the bilmemne" manşetinin gizli öznesi olmak istiyorum.

var mısın?




(*) yazarımız burada yılmaz erdoğan'a selam ediyor. ayrıca "gibin" diyerek sevimli olmaya çalışıyor.

(**) yazarımız burada andy warhol'a selam ediyor.

not: yazarımız bu dipnotlarla kültürel yelpazesinin yılmaz erdoğan'dan andy warhol'a kadar uzandığını sizlere bir şekilde ifade etmeye çalışıyor. kıps!

9 Mayıs 2010 Pazar

poşet

hiç keyfim yok bu aralar... öyle az buz değil, epey dertliyim. ben ki içim kan ağlasa da yüzü gülen bir insanımdır, bu ara yüzümden düşen bin parça. amaan senin derdini mi dinleyeceğiz demeyin, güzel güzel okuyun.

keyfim yok ya, sanki bütün dünya da bana karşı, her şey üst üste geliyor sanki. geçen gün annesinin yanında sokakta sağa sola koşturan 5 yaşlarinda bir çocuk gördüm. hava da tam kararmak üzere, hafif karanlık. bu çocuk koşarak benim yürüdüğüm tarafa doğru gelmeye başladı. etrafımdan dolandı, oyun yaptı kendince. derken yüzümü seçebilecek kadar yakınıma gelince bir korktu ki, hııyy gibi bir ses çıkarıp olduğu yerde zıpladı ve hızla annesine koştu. işte o anda içinde bulunduğu b*ktan duruma gülebilen benden eser kalmadı dostlar. puhahaha amma da korktu çocuk benden diyemedim ne yalan söyleyeyim, ağlayasım geldi. gene de son bir umut, hemen saçı başı düzeltip gülümsedim çocuğa. ama o çoktan annesinin eline yapışmış korkuyla bana bakıyordu. sokakta bizden başka kimse de olmadığı için ağlamaklı ifademi gizlemedim. yamuk yumuk bir suratla ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.

esas olay, bundan hemen sonraki gün oldu. markete girmiştim, bir kavun bir de 10lu yumurta aldım. şimdi ben kavun deyince, hikaye eski zamanda bir yaz gününde geçiyor, yeni oldu diye bize kakalıyorsun demeyin. bir açığımı buldunuz sanıp da heyecanlanmayın. benim yaşadığım yerde şu an kavun mevsimi yaşaniyor. ayrica da size gerçeği, yalnızca gerçeği anlatma sözü verdim mi? vermedim. hatta ben salak mıyım burda özel hayatımı ifşa edeyim? tabi ki de tamamen hayal ürünü hikayeler anlatacağim size. ama valla billa kavun satılıyor markette. buna inanın! neyse. doğayı koruyayım, kocaman market poşeti almayayım diye 10lu yumurtayı, kavunu koyduğum şeffaf meyve-sebze poşetine koyup marketten çıktım. hani olur ya tansaşta falan, manav reyonunda rulo halinde torbalar, hah işte onlardan bahsediyorum. marketten çıkıp eve doğru yöneldim. bir 50 adım uzaklaşmıştım ki poşetten bir ses gelir gibi oldu, sanki poşetteki dengeler değişti, ve ben nooluyo demeye vakit bulamadan yere kapağı açılmış ve ters kapaklanmış yumurta kutusu, ve hemen arkasından da kutunun üstüne orta boy bir kavun düştü. poşetin götü delinmişti! o an inanır mısınız, bu kavunun burda ne işi var diye sordum kendime, bu mevsimde ne kavunu lan dedim. sonra kavundan rakıya balığa geçip, ne güzel olurdu şimdi şöyle bir rakı sofrası diyerek beynimi olay yerinden uzaklaştırdım. ahhh, o yaşlı teyzeyle göz göze gelmeseydim. usulca eğildim ve yumurta kutusunu büyük bir umutla kaldırıp altına baktım. ve bana saatlerce sürmüş gibi gelen bir süre içinde doğruldum. işlek bir sokak ortasında, yaklaşık 10 yumurta sarısı ve üzerlerindeki mevsimsiz kavunun hemen yanında elimde götü yırtık poşetle dikilmekteydim! işte dostlar, o anda olanlar oldu. gözümden fışkıran yaşlarla birlikte koşmaya basladim. hüngür hüngür ağlayarak, şaşkın ve ayıplayan bakışlar arasında koşarak uzaklaştım olay yerinden. koştum, koştum... taaa ne zaman sonra, elimdeki götü yırtık poşeti hala sımsıkı tuttuğumu farkedip onu da çöp kutusu yerine yere atarak koşmaya devam ettim...

25 Nisan 2010 Pazar

çilek

bugünü de hiç bir faydalı şey yapmamış olmanın verdiği anlamsız huzurla bitirmiş bulunmaktayım. o kadar da boş beleş bir insan değilimdir illa ki faydalı bir şeyler yapmışımdır diye, şu cumartesi gününde kendimi çok da fazla zorlamayarak biraz düşünmeye başladım. baktım ki yarım saat önce çilek yemişim, hah dedim, hemen google dan çileğin faydalarına bakayım sonra ona göre devam ederim. sonra durdum baktım saat 00:30 olmuş, ben tutmuş google da çileğin faydalarını araştırıyorum. allahım dedim ne kaldı ismail yk dan farkım? sonra dedim ki insanoğlu ne garip, psikoloji falan okusaydım insanların çalışması gereken vakitlerde, o vakti öldürmek için normal zamanda asla ve kat'a yapmayacağı şeylerin neye göre belirlendiğine dair bir çalışma yapardım. sonra yine kendimden utandım. konu hakkında hiç bilgisi olmayan insanların ahkam kesmesine benzedi çünkü. "ben olsaydım şöyle yapardım", "ah orda ben olacaktım kii"... ve buna benzer tavırlar sergileyen bir insan olarak gördüm kendimi. bekara karı boşaması kolay tabi değil mi? ne alakası var şimdi demeyin. bu atasözümüzde bekar dediğimiz adamın, "ben olsam boşarım abi" diyerek, evlilik müessesi hakkında bilgisiz olduğundan, televiyon kanalı değiştirme hızında, tek tuşla, zahmetsizce karısından boşanabilecek olduğunu düşünmekte ve bu yüzden atıp tutmakta olduğu anlatılmak istenmiştir. öyle değilse bile kabaca budur.
işin aslı şu, yine facebook u açtım, tam "bugünü de hiç bir faydalı şey yapmamış olmanın verdiği anlamsız huzurla bitirirken hepinize iyi geceler" gibi bir şeyler yazacaktım. sonra bu yazacağım şey her zaman olduğu gibi çok hoşuma gitti. ne güzel laf buldum lan dedim, gece gece sevinç doldu içim. o zaman dedim bu dediğim biraz karamsar bir laf oldu biraz daha bir şeyler yazayım da komiklik olsun dedim. çilek yemiş olduğum aklıma geldi, hah dedim ben bunu bir yerden bağlarım. sonra yine nereye yazsam acaba diye biraz vakit kaybettim. facebooka yazsam çok uzun olur, twitter a sığmaz, google buzz da harcanır. madem dedim öyle, biraz daha gayret göstereyim bloguma koyayım. hayatımın google buzz, blog, facebook, twitter etrafında dönüyor olması endişe verici ama tıpkı farmville de olduğu gibi, gün gelecek bu sevdamdan da vazgeçeceğim. o zamana kadar vereceğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. sağlıcakla kalın.

not: benden, tüm sevenlere, sevilenlere, faydalı işler peşinde koşanlara gitsin bu şarkı
Berksan'dan Çilek
"çilek dudaklarına yapışıp kalıcam
gözlerinden kalbine akıcam
yar senin için bu şehri yakıcam
senin aklını aklını alıcam"

19 Nisan 2010 Pazartesi

biri beni konuşuyor

isterdim ki planlı, programlı, disiplinli, dediğim dedik bir insan olayım. yapmam gerekenleri vaktinde yapıp, sonradan ahlayıp vahlamayayım. hatta isterdim ki, kendimi böyle kabul etmemiş biri olup, her gün "bu sefer düzgün olacak" derken, dediğime kendim de inanmış olayım. ortaokulda yeni başlayacağım defteri "amaaan, nasıl olsa yine bozulacak sonraki günlerde " deyip, fazla kağıt isteyen arkadaşıma defterin ortasından değil de, ilk sayfasını caart diye yırtıp verdiğim gün o ruhu kaybettim ben. asla ileride düzgün biri olamayacak olduğumun sinyalini o gün verdim. (aslında tam olarak böyle değil. şimdi defterim olsa, yine ilk sayfalara özene bezene yazarım, hep öyle düzgün olacağına inanırım. hatta bir yüksek lisans öğrencisi olarak derste aldığım notları eve gelip temize çekmişliğim vardır. düşünün bu insanın ortaokuldaki halini. tabi ki defterin ortasından verirdim o sayfayı, eğer gerçekten biri benden istemiş olsaydı. ama defter yeni olduğuna göre okulun da ilk günleridir. ve benim asla okulun ilk günü sınıfa deftersiz gelecek kadar fütursuz yahut özgür ruhlu arkadaşım olmadı. ama siz şimdi bunları unutun.) evet defterin en kıymetli olan ilk sayfasını gözümü kırpmadan yırtığım gün belliydi böyle olacağı. şimdi aslında kafamı gömüp harıl harıl çalışmam gerekirken tutup komikçilik oynamaya çalışıyor olmam, taa ortaokul yıllarımdan kaynaklanan bir kelebek etkisinin sonucudur. kelebek etkisi deyince aklınıza illa Ashton Kutcher gelmesin. gün geliyor dolmuş şoförü Kazım Abi sizi gideceğiniz yere 20 dakika geç götürerek böyle bir etki yaratabiliyor. ama sırf Kazım Abi bıyıklı diye onu kelebek ile aynı kefeye koyamayacak kadar önyargılı insanlarsanız, orasını bilemem. her neyse ne diyorduk? çalışmam lazım evet. ama ben saat 01:00-02:00 sularında sağ kulağımın kızardığını (yandığını) az önce keşfetmiş olduğumdan "bunu hangi sosyal ağ platformuna yansıtsam da ilginçlik yapsam"ın derdindeyim. facebook a mı yazsam, google buzz a mı, twitter a mı? kafam öyle karıştı ki paylaşmak istedim.
bu arada sağ kulağım gerçekten yanıyor şu an. geçenlerde yine böyle oldu, hatta ne zaman geç saatlere kadar ayakta kalsam illa ki kızarır kulağım. bugüne kadar bunu hep " biri beni konuşuyor" a yordum. ama bugün bir aydınlanma yaşayarak, bu saatlerde beni kimin, neden ve kiminle konuşacağını kendime sorup, sorunun cevabını bulamadım. sonra da bunu metabolizmama yordum. öyle bir şey ki, şarjı bitmeye yakın sağ kulaktan kırmızı ışıkla sinyal veriyor (ehe ehe). evet bir sonraki insan vücudunun garip ama gerçek sırları adlı belgeselimizde görüşmek üzere, hoşçakalın.

16 Nisan 2010 Cuma

hadron

bugün olanlara inanamayacaksınız. ama önce bir itirafta bulunayım. ben hiçbir yazıma klişe olmayan bir başlangıç yapamıyorum. içime işlemiş. o yüzden de yazamıyorum. elimde 10u aşkın gelişme ve sonuç bölümü hazır yazı var, ama doğru düzgün bir giriş bölümü yazamadığım için öylece bekliyorlar. bundan ortaokul ve lisedeki kompozisyon derslerini, ödevlerini ve sınavlarını sorumlu tutuyorum. ayrıca ilgisi yok gibi gözükse de resim derslerini de sorumlu tutmak isterim.

bugün 28 yaşında ve üniversite mezunu bir arkadaşım bana print screen nasıl yapılıyor diye sordu. aslında printscreen i hiç duymamış olduğundan tam böyle de demedi de, işte ekrandaki resmi kaydedemiyorum falan diye şikayet etti. bi şaşırdım tabi, son zamanlarda pek ihtiyaç olmasa da bir zamanların efsane uygulamalarından biriydi sonuçta. fazla üstüne gitmeden güzelce anlattım. bir taraftan da kendi kendime olabilir hiç ihtiyacı olmamıştır, olmuşsa da unutmuştur dedim. derken, bu insan ctrl-v yaptıktan hemen sonra "vaay bee, adamlar yapmis bee" "oldu lan harbiden" "bakiim gene olacak mı" "ohaa gene oldu" "vaay bee" diye diye ağzı açık bir şekilde yaklaşık 2 dakika bilgisayar ekranına bakınca, hah dedim, işte dünya barışını sağlayacak insan bu. sene 2010, ipod iphone çıkmış, ve bu 28 yaşindaki adam printscreen olayina hadron çarpıştırıcısı muamelesi yaptı ya artik kimse beni dünyanin kötü bi yer olduğuna inandıramaz sevgili dostlar...
kalın sağlıcakla.

6 Nisan 2010 Salı

help!

şu hayattaki hedeflerimi çok hızlı değiştiririm. örneğin bugün bir kafe açıp zengin olmayı planlarken önümüzdeki hafta ünlü bir şef olmayı düşünebilirim. genelde haftalık olarak değiştiriyorum bu planları. bazen bazısına çok inanıyorum, 2-3 hafta gidiyor. mesela bu kafe işine çok aklım yatmıştı. hatta boş durmayıp kiralara baktım, bütün konsepti tasarladım kafamda. ama burda şimdi size söylemem. her ne kadar bu planımdan vazgeçmiş olsam da haftaya ne olacağını bilemem. çok yaratıcı bi fikir bence benimki.
geçenlerde de google street view denen şeyde şehir şehir dolaşıyordum ki, aklıma geldi. yaa bu google ne kadar da süper bir şey, ben neden google da çalışmıyorum ki dedim kendime! hem zaten kafe işi kendi işin, stresli olur, yorucu olur. şeflik desen, ocak başında üstüne koku siner. oysa google öyle mi? boş durmadım, hemen google insan kaynakları sitesine giriverdim. zaten o da birkaç tık uzağımdaydı, ah google gene yapmıştın yapacağını, iş arayanların işini de kolaylaştırmıştın. yaratıcı eğlenceli ve de maaşlı bir iş dünyası beni bekliyordu. derken bir de ne goreyim? google, "account coordinator" ve "product marketing manager" arıyor! içinde problem solving skills, strong analytical skills geçen ilanlar vermiş google! meğer yıllardır kaçtığım her şeye nasıl da muhtaçmışım! meğer bütün hayatım bir yalandan ibaretmiş! yıkıldım google! artık aramalarımı bing den yapıcam. en azından bing beni kandırmıyor, bing bingliğini biliyor.

o hınçla hemen facebook a girdim. facebookun buzz karşısındaki ezici üstünlüğünü kutlarcasına oraya buraya yorumlar bıraktım. video paylaştım. tam o sırada da bir dostumu facebookta sağ kolonda bir yerlerde gördüm.. görmez olaydım! adının altında "daha iyi bir facebook u olması için ona yardım et" yazıyordu!!. facebook, sözüm sana! belki iyilik yapmak istiyorsun, biliyorum sevdiğinden yapıyorsun ama yapma... hadi ben dostum, sadece bana göndersen bu mesajı neyse. ama onun 100 küsur arkadaşına da gönderiyosun biliyorum. bu nasıl bir ezikliktir, nasıl yardım dilenmedir! yapma bunu! bazen diyorum kendime, şu facebook a girmesem artık, ya da çok nadir girsem bi arkadaşa bakıp çıksam mesela. ama sonra aklıma onlar geliyor: daha iyi bir facebook u olmasına yardım et! ona mesaj at! merhaba de! say hello! yapma bunu facebook yapma! benden nefret et ama bana acıma!

sonuçta facebook a karşı da hınçla dolup güzelce log out yaptım. ama kendimi bi anda çok yalnız hissettim. google a küs olduğum için yıllardır kullanmadığım hotmail hesabımın şifresini hatırlamaya çalıştım. hatırlayamadım. yahooya da zamanında küstüğüm için email adressiz kalmıştım. bu duruma fazla dayanamadım, ve gmailime girdim. hazır gmailime girmişken google da yemek okullarını araştırdım. sonra bu yaşıma girip hala yeni meslek aradığım için bunalıma girdim. kafe açmak istemeyeni dövüyolar yaşı olan 21 i çoktaaan geçtiğim aklıma gelince gözlerim dolu dolu oldu. en azından bu yazıyı yazarak hüznümü üretime çevirmesini bildim. değil mi ama?

3 Nisan 2010 Cumartesi

ana-baba issues

itiraf edeyim, sadece ana-baba issues başlığı altında bir yazı yazmak istedim. düşündüm biraz ne yazarım diye, altını dolduramadım. ha doldurulamaz mı? ana-baba issue ları olan nice gençlerimizden feyz alamaz mıydım? tabi ki alırdım. başkalarına ne gerek kendi ana-babamı anlatırdım ama istemedim. istedim ki insanlar baksın, "nee ana-baba issues mu? ne kadar da komik" desinler, kahkaha atmalarına gerek yok, tebessüm yeterli benim için. komik değil mi? değil biliyorum da, çok benimsedim ben.

17 Mart 2010 Çarşamba

liselim

tüm deneyimlerimi nakite çevirmek istiyorum. bunun için yeterli ışığa sahip miyim bilmiyorum ama yapmak istiyorum hem de çok. tuğba özay'ı kendime idol seçtim. olur mu? tuğba özay, hapise girdin kitap yazdın allahsız! ne biçim bir insansın, bu ne özgüvendir. öyle bir özgüven ki az önce allahsız yazarken korktum, silesim geldi. sonra da şunu
diyerek kendimi aklamaya karar verdim; "mizah yapıyoruz biz, tabi ki abartı olacak içinde. sana allahsız demeyeceksem, ona allahsız demeyeceksem kime derim?" ha tuğba? tabi ki sana demem lazım, belki
senin üzerinden reklam yapıp ünlü olmaya çalışıyorum, ne belli. şaka şaka. şunun şurasında bugün etek giyip dolmuşa bindiğimde her zaman
1,5 tl verdiğim yol parasını, ağzımı açıp tek kelime etmeden 1,2 tl verdiğim için, "aha beni liseli sandı" diye sevinen bir insanım. şimdi bunun konuyla alakası yok aslında ama bugün başıma geldi. "aha beni liseli sandı" sevincinden sonra "ben bunu bloguma yazayım" diye
düşündüm. sonra yarım kalan tuğba özaylı yazımı düzeltirken araya sıkıştırıvereyim dedim. anlam kaybı olmadı sonuçta değil mi?

her neyse ne diyorduk. nakite çevirmek. estağfurullah nakit sıkıntısı falan çekmiyorum ama günün birinde batağa düşsem bile aklımda "hmmm ben şu bataktan bir çıkayım da, kitap yazayım anı yazayım, sosyal
proje geliştireyim reklam yapayım da, tüm dertlerim gitsin" diyebilecek yaşama sevinci içimde olsun isterim. gerçi bu yaşama sevinciyle alakasız bir durum galiba, benim ihtiyacım olan şey
girişimcilik. girişimcilik ruhu lazım. o da var sayılır aslında.
gerekli koşullar sağlandığında her işe girişebilirmişim gibi bir his var içimde. gerekli şartlar nedir peki? gaza getiren, size yürekten inanan ve ağzı laf yapan bir arkadaş, güneşli bir hava, merkürün ileriye gitmesi... şaka şaka ağzı laf yapıp, gaza getiren arkadaş
benim için kâfi, gerçi onun da yeri ve zamanı geldiğinde sizin
gazınızla bir şeyler yapabilecek olduğuna inanmanız lazım, yoksa maymunluk olur. ayıp olur. siz siz olun yapmayın.

girişimcilik ruhu deyip, her türlü girişirim ben diye olayı
kapattıysam benim ihtiyacım olan şey ne acaba diye düşündüm bir an. süreklilik olsa gerek. bunun için de bir arkadaş lazım aslında hep
arkadan itekleyen. yani diyeceğim o ki, bana 2 kişi verin, sonra arkanıza yaslanın ve izleyin. tuğba özay haltetmiş.

1 Mart 2010 Pazartesi

bir dost

Seda Sayan sana iki çift lafım var. Halka yakınsın, yerine göre ana,
kardeş, bacı, abla, yeğen olmayı iyi biliyorsun. Tüketicinin dostusun,
şişmanlara destekçi, kadınlara yol gösterensin. Bir şekilde "Seda
Sayan diyorsa doğrudur." hissiyatı yarattın. Artık "anacığım",
"vallahi" gibi kelimeleri sık kullandığın için mi yoksa başka bir
sebepten mi bilemem. 21. yüzyılın yapamadığı kapsülle yemek yeme
alışkanlığını belki de ilk kez sen elma-krom mucizesiyle insanların
hayatına sokup onlara kapsül kapsül salatalık yedirdin. Yaşasın
sağlık, sıhhat, zindelik, zayıflık dedirttin. Ama sonra ne yaptın? Hiç
oturup düşündüm mü acaba "allahım ben ne yaptım?" diye. Hiç
sanmıyorum. Eğer birazcık da olsa düşünmüş olsaydın, hadi düşünmüş olma da aklının ucundan bir saniyeliğine bile geçmiş olsaydı, seni pepsi reklamında kamyon kamyon pepsi taşırken, erittiğin selülitli bacaklara litre litre selülit şırıngalarken görmezdik. Eğer birazcık
vicdanın sızlamış olsaydı, yetmezmiş gibi gidip üzerine lays reklamlarında sanki maydanoz sapı yermişcesine çatur çutur lays yemezdin. Benim tanıdığım seda böyle bir insan değildi. Hiç olmadı,
asla da olamazdı. Şu günden itibaren sana olan inancımı kaybettim, Ebru Şallı'ya inanıyorum artık. Pilates yapıyorum huufff-pıısss diyerek nefes alıp veriyorum. Sağlıcakla kal.

26 Şubat 2010 Cuma

kemal'di adı...

bir blogumuz oldu diye amma da sevinmiştik.

sonunda biz de yazacaktik. yazılarımız okunacak, dilden dile yayılacaktı, yav ne de güzel yazmışsınız diye yorumlar yağacaktı, "kalemine sağlık " konulu mailler düşecekti, blogunuzu okudum ve hayatım değişti diye teşekkür mesajları alacaktık. bu kadarını şimdi uydurdum ama ne bileyim, işte bir şeyler yazacaktık, okuyanlar da iyi ki yazmışsınız diyeceklerdi.

başlarda yazamadık, sonra açıldık, sonra durulduk. aslında durulma kaçınılmazdı ama tahmin etmemiştik işte. en son yazimizin uzerinden 1 aydan fazla zaman gecmis, bu bir ay icinde tek bir teşebbüsümüz olmadi. yaa aslinda hevesim kaçtı benim, hatta başta nasıl heveslendik onu da anlamadim. biz yazı yazıcaz da kitleler okuyacak o yazıları. işte ancak hatrimiz gecen 2-3 arkadasimiz okuyor. benimkileri gamze okuyup gaz veriyor, ben de onunkileri okuyup gaz veriyorum süpper olmuş diyorum. haa bi de kemal okuyor. kemal seni tanımıyorum, ama canımsın. sen çok yaşa kemal, sağol varol. kıps!

hayır yani bir şey okuyası olan gider rus edebiyatı okur, onu okuyamayan uykusuz alır okur. isteyen ikisini de okuyabilir. ama bizim yazılarımızı kim ne yapsın...

işte bu farkına varmayla da blogumuzdaki uzun sessizliği bozmuş oluyorum, ne gariptir. zaten uzun sessizlik bozmakta üstüme yoktur. birisiyle yeni tanışırsınız hani, muhabbet tıkanır, bi suskunluk olur. işte ben deliriyorum o sessizliklerde, cabucak konuşacak şey bulup bozmak istiyorum sessizliği. ama var ya bazı insanlar, sessizlikten rahatsız olmayan, konu bitince yenisini aramayıp öööyle konuşmadan oturan... şimdi onlardan biri olsam amma asil kadın der miydiniz? eğer evet cevabı verenler hayırlardan çoksa valla susarım, gerekirse dilimi ısırır, kendimi çimcikler gene susarım. zira bu sessiz anları doldurmaktan henüz bi kazanç sağlayamadım. çoğunlukla o boşluklarda saçmaladım, hele de hem yürüyüp hem konuşuyosak yeni konu düşünmekten dikkatim dağıldı, tökezleyip rezil oldum. bu arada kendim hakkında 3 ay önce bi istatistik çalışmasına başlamıştım, onu da bari yeri gelmişken sonuçlandırayım. ben günde ortalama 1 kez tökezliyorum. ortalamayı bulurken evden çıkmayıp yürümediğim günleri ayırdım. ayrıca da kontrollü deney ortamı yarattım. tökezlemeye etken faktörler olarak ayakkabı, yol ve kendimi seçtim. her seferinde bir etkeni değiştirip diğerlerini sabit tuttum, farklı ayakkabılarla veya farklı yollarda ben tökezlerken, kendim yerine başkasını yürüttüm, o tökezlemedi.

tökezlemeyi de bu kadar fazla yazınca ne acayip bir kelimeymiş dedim. siz de yazın bak.

hah işte, sessizlik bozayım derken gene saçmaladım. gene de bunu okuyan 2-3 iyi arkadasima selam ederim, yok okumayip da haa okudum evet cok guzel olmuş diyorsaniz gerçeği, yalnızca gerçeği soyleyin bana. kizmayacam. gerçi okumuyorsaniz bunu da okumayacaginizdan okumayip okudum demeye devam edeceksiniz demektir. kemal sana selam olsun.

20 Ocak 2010 Çarşamba

en verimli çağım

beni bu diziler mahvetti...
denedim denedim, başka türlü başlayamadım yazıya. klişe timleri kovalasın beni... aklıma da bundan baska şu geldi: hiçbir şeyden çekmedim dünyada dizilerden çektiğim kadar...
yaa bu arada ortaokuldayken çok severdim orhan veli'yi. hatta galiba ilk ergenlik aşklarımdan biriydi. ölmese kaç yaş fark olurdu aramızda hesabı bile yapmıştım hatırlıyorum. sonuç, bizimkisi imkansız aşktı.
şimdi orhan veli'nin ortaokul zevkine hitap eden bir şair olduğu iddiası çıkmasın yalnız burdan. onun yerine, ortaokuldayken çok gelişmiş zevklerim vardı diyelim. (buraya bir dil çıkaran surat yapmak için o kadar büyük bir istek duyuyorum anlatamam, ama yakıştıramıyorum blogumuza.) sahi eskiden daktiloyla yazarken insanlar, var mıymış acaba bu suratlar? elimizle kalemle yazdığımız dönemlerde çok daha iyisini yapabilirdik tabi, ama ben eliyle yazıp sonra da iki nokta üstüste kapa parantez şekli gülen insanlar gördüm. ben genelde daha boyutlu şeyler yaparım, kaş burun saç falan da eklerim.

neyse. gerçekten, beni bu diziler mahvetti. hayatımın son 1 senesinin uyanık olduğum zamanlarında yüzde olarak en fazla zamanı dizilere ayırmış olabilirim. gün be gün hesap tutmuyorum ama öyle bi iddiada bulunsam çok da sallamış olmam. işimden gücümden, uykumdan, yemeğimden, rızkımdan feragat ederek kendimi diziye verdim, pişmanım... ilerde bu zamanlarımı, en verimli çağımda bir illete bulaştım yaktım kendimi diye anlatacağım torunlarıma... gerçi artık güzel diziler de çekiliyor, film tadında... ahhh... bu da klişe oldu...
ben sadece güzel olan dizileri de izlemedim ki zaten... ne kadar aptal saçma yerli dizi varsa izledim.. izlediklerimin çoğu yayından kaldırıldı, öyle 3-5 bölüm izlediğimle kaldığım çok oldu... mesela, bi diziye sarmıştım, trt'de beni unutma... dizi biteli bir buçuk sene falan olmuş, bir gün denk geldi, internetten öyle bir bakayım derken arka arkaya bütün bölümleri izlemeye başladım.. nasıl da heyecanlı... sabah başlamıştım, yemeyip içmeyip hem de ofiste 12 bölüm devirdim!!! ofiste internet de bi hızlı ki... taktım kulaklığı, ekranım da pencereye dönük, arkamda oturan yok... ofiste de 3 kişiyiz bu arada... dile kolay 12 bölüm, bitirmek için mesaiye kalmak zorunda kaldım! 12 bölüm bitmişti, ve 13.nün videolarında final bölümü yazıyordu... heyecan dorukta, bir sezonu devirmek üzereyim bir günde, uğur polat a aşık olmuşum hafiften, acaba nasıl bitecek diye çatlıyorum... başladım izlemeye, derken, olmadık bi yerde bitti... çoot diye bitti.. meğer dizi 13. bölümde yayından kaldırılmış! bütün bir gün, bütün o emekler, o arkamdan biri mi geçti gerginliği, bir elimin sürekli alt-tab da durmaktan uyuşması, hepsi en heyecanlı yerinde kesmek için miydi hikayeyi!!!... o yıkılmışlıkla, o hezeyanla, diziyle ilgili bir buçuk yıldır kimselerin yazmamış olduğu forumlara üye oldum, olmaz böyle şey diye mesajlar attım, kimse mesajlarıma cevap vermedi... yeri gelmişken söyleyeyim, bu gibi durumlar için elimde bir suru email adresi hazır bulunur. bir kısmı hınzır, bir kısmı fake ad soyadli, isteyen olursa verebilirim... biliyorum adres almasi bedava, lazım olursa siz de alırsınız bir tane; ama ne biliim, her kullanıcı adı alınışında sanki gmailden bir şeyler eksilmiş gibime geliyor.. hele de kullanilmiyorlarsa, israf gibi... belki bir yerlerde gençliğimde kazara almiş bulunduğum morzeytin kullanici adını deliler gibi isteyen, o olmazsa eksik kalacak bir genç vardir mesela... varsa haberim olsun... neyse, işte forumlara üye oldum. kimseden ses çıkmayınca da yapım şirketine yazmaya karar verdim. mail attım, dizi yayından kaldırıldıktan tam bir buçuk sene sonra, bu diziyi devam ettirin dedim. en azından tek bir final bölümünü hakediyor dedim... o kadar inanmışım ki diziye o anda, inanıyorum yani tek bölüm için bütün kadronun toplanacağına, ve hatta bunun benim mailim üzerine olacağına!!!... hatta dedim ki, final olarak bir sinema filmi de yapabilirsiniz dedim.. dizi reytingler az diye yayından kaldırılmış, sanki asmalı konak da, sinema filmiyle finali olacak baak... bi hafta bekledim, cevap gelmedi maile. tekrar yolladım, gene cevap yok... ben de son bi umutla, son bir mail atıp bari hikayenin sonunu söyleyin diye yazdım. ona da cevap vermedi şerefsizler.. naaptınız siz lan bana!? en verimli çağımdaydım ben.... :(

o günden beri, öyle çılgınca bi diziye bağlanmadan önce reytinglerine dikkat ediyorum... şimdi aslında bunları yazınca utandım epey... yerin dibine girdim şu an. şu an, şu yazdıklarımın hepsini silip hayatımın bu kısmını unutasım, olmadı bari sır olarak saklayasım geldi çok fena...

ama neyse kalsın, ibret olsun...

yani anlayacağınız, çok vakit kaybettim bu dizilerle... gerçi dizi izlemesem ne yapardım onu bilmiyorum... ama bari bu kadar saçma sapan diziler izlemeseydim. haa, yalnız beni unutma dizisini tenzih ederim, biraz hüzünlüydü falan ama on numara diziydi. bence yapımcıları devamını çekmeyi düşünebilir. ya da sonunu bilen varsa bana özelinden mesaj atarsa çok sevinirim.

15 Ocak 2010 Cuma

ilham

trendeyim ve kitap okumak istiyorum. kitap okuyayım da blog için ilham gelsin istiyorum. blog yapalı nerdeyse iki ay olmuş, daha bir satır yok. içimden de süslü cümle kuruyorum bak: "bazen bir kitabın bir satırı ne ilhamlar verir insana!"

ben ne istiyorum kitaptan? hatta filmden, dizilerden? benim gibi birisi olsun içinde, aa aynı benim yaşadıklarım, ben de aynen böyle hissetmiştim, hımm bakayım sonra noluyor demek istiyorum... benim gibi, bir şey olamamışların, eylemsizliğe itilmişlerin, ebedi seyircilerin hikayesini arıyorum orda.

derkeeen, elime kitabı aldım. zaten çantada gezdiriyordum. çevirdim baktım 220 sayfaydı. ben aylardır 2 paragraf blog yazısı yazamamışken, bu adam bu 220 sayfalıklardan kimbilir kaç tane yazmıştı! baktım hayat hikayesine, ödüller kaynıyor, romanlar gani. ben en verimli çağımda komik youtube videosu ve bir bulut olsam falan izlerken bu adam ilk romanını benden bir yaş büyükken yazmış, en iyi ilk roman ödülünü de kapmıştı. şimdi bu adam mı anlatacak beni, sorarım size dostlar. tembel insanın bunalımını bu mu yazacak? ben gelen emaile cevap yazamıyorum, o dizini kırmış oturmuş 220 sayfa döktürmüş, bana neyi anlatacak?
herkes bir şey olmak isteyip olamayan insanın acısını anlatıyor. kah güldürüşlü, kah acıklı. ben de okuyunca aa aynı ben diye seviniyorum. benim gibilerin hayatlarını sömürmesinler artık yaa, oynamasınlar duygularımla! kitap okumayalım artık, ya da okumuyoruz diye üzülmeyelim!

ama kitap da değil ki sadece. karikatür okuyup aaa aynı ben, beni anlatıyor, ben de sınavdan önceki akşam aynı böyle oluyorum mu diyorsunuz? valla sizi üzmek istemem ama, o insan yeteneklerinin farkına varmış harıl harıl çalışmış, işine ufaktan başlamış buralara gelmiş. tanıdığımdan değil gerçi ama böyledir bu. o mu bilecek bizim derdimizi? yaa adam suç ve cezayı yazmış küp gibi, sonra da budalanın dertleri. yapma bunu bize dostoyevski... ama dur yaa dostoyevski hakkında ileri geri konuşmayayım o tam böyle olmayabilir şimdi.. bi de o adam hani ilk kitabını benden bi yaş büyükken yazmış ya, sevinmedim desem yalan olur. bu gece başlasam belki yetişir. ya da en iyisi, sabah başlayayım dinç kafayla...

i/g

kasım 2009

14 Ocak 2010 Perşembe

şemsiye

Ocak ayının 14’ündeyiz. Bere, eldiven, atkı (kimine göre kaşkol, hatta kaşkôl!) takmıyoruz. Bence gayet başarılı. Ne yalan söyleyeyim barajların dolması umrumda değil. Elbetteki gün gelecek devran dönecek, kazık çakmadık ya bu dünyaya. Aslında duyarlı çevrecilerden çekinmiyor değilim, bir elim “haydi bastır” dercesine yazma eğiliminde, diğer elim “biraz ayıp olmuyor mu?” havalarında. Bu olanlar küresel ısınma yüzündense, canı sağolsun. Amma, eğer nisan, mayıs aylarında kar, tipi, yerlerde buzlanma, kırağı gibi herhangi bir soğukluk belirtisi olacaksa kalsın. Eğer öyle olacaksa getirin kyoto’yu imzalayayım. Ama yok ilki gibi herşey güllük gülistanlık olacaksa “eyvallah” demek istedim ama çok delikanlıca oldu, eğer ilki gibi olacaksa “varım diyoor!” diyebilirsiniz benim için.

Ne yapayım sevmiyorum, yağmur, çamur, kar, üşümek, ıslanmak… Bir tane sarı şemsiye almıştım, sırf onu kullanmak için yağmurun yağmasını istiyordum, o şemsiyeyi aldığımdan beri yağmadı yağmur doğru dürüst. Toplam 10 kez kullanmamışımdır, en son kullandığımda ters döndü şemsiye kullanılamayacak bir hale geldi. Kolay kolay eşyalarıma kıyamam ama buna kıydım. Kullanmıyorum artık. Bu “kışı da şemsiyesiz geçirecek gibiyiz yaşasın” derken geçen haftalarda yağmura yakalandık 3 kişi. Dayanamadık aldık o şeffaf şemsiyelerden, hem de üç tane. Hiç taraftar değildim o şemsiyelerin alınmasına, işportacılarla muhtaç halk arasındaki savaşta yenik düştüm. Kız arkadaşının yanında elinde gül ile gelen çiçekçiden istemeye istemeye çiçek almış çocuk gibi hissettim kendimi. Yani, herhalde öyle biri varsa, böyle hissetmiştir dedim. Her neyse.

Galiba artık seviyorum şeffaf şemsiyeyi. Hayır yatak odasının tavanını cam yaptıracak insanlardan değilim. Bazen eli kolu dolu oluyor insanın şemsiyenin sapını bırakması gerekiyor, ama öyle de yağmur yağıyor ki kapatamıyorsunuz. O zamanlarda şemsiyeyi kafanızda sabitleyerek her iki elinizi de kullanabiliyorsunuz. İşte handsfree diye buna derim. Şeffaf şemsiyenin marifeti de burada devreye giriyor. Aynı zamanda etrafı görebiliyorsunuz. Gerçi çok kısa bir zaman için mecbur kalıyorsunuz bunu yapmaya ama olsun yine de insan tedirgin olmuyor "birine mi çarptım, biri mi bana çarptı" diye. Bir de şu yüzden sevdim, aslında bunu söylemeyip yapmam lazımdı ama olsun; bu şeffaf şemsiyelere asesat kalemiyle istediğimiz şeyi çizebiliriz ya, o geldi aklıma of dedim ne kadar şahane bir fikir buldum. Ama çizecek şey aklıma gelmedi, o aklıma gelene kadar benim hevesim geçerse ya diye paylaşayım dedim. Belki biri ilham alır. Belki biri benim içimdeki Derya Baykal’ı durdurur. (Şemsiyeye asetat kalemiyle şekil çizmek mi? Ne düşünüyordum acaba gerçekten? Ama olur mu olur.)

10 Ocak 2010 Pazar

krepe yapmış genç kızların gölgesinde

"bizim zamanımızda böyle değildi." diyerek bir şeyler anlatmaya başlamanın yaşlılık belirtisi olduğuna inansam da duruma uygun başka bir giriş bulamadım. diyorum işte alın; bizim zamanımızda okulda spor ayakkabı, başka renk gömlek, tişört, çorap giymeler zordu. hem de çok. cuma günleri falan belki bu yukardakilerden sadece biri yapılabilir, sınıfa girmeden önce çakal bir öğretmene yakalanılırsa "yolda düştüm de kirlendi", yok efendim "yırtıldı" gibi 3 yaşındaki çocuğun bile inanmayacağı yalanlar uydurulup o yalanları öğretmenlerin yediğine inanmış olmanın verdiği güvenle tırım tırım ortalıkta gezinilirdi. tabi sünnet kıyafetiyle gelse bile kimsenin ikaz etmeyeceği tipler de vardı. artık "bunlar zaten deli, boşver" diye mi uğraşmazlardı öğretmenler yoksa "nasıl başlarsa öyle gider" felsefesini çok mu erken öğrendi bu çocuklar bilemedim. lakin her okulda saçını toplamayan/dağınık topuz yapan kız ile okulda olabilecek en kirli sakalı bırakan, en uzun saçı, en çılgın tişörtü giyen erkek vardı ve bu ikisi hep sevgiliydiler. diyar diyar okul gezmedim, milletin ağzını yokladım ve biliyorum ki varlardı her yerde bunlar. bir de umut sarıkaya'nın karikatürü vardı evet, ordan da çaldım ama olsun. zaten hayatımı umut sarıkaya karikatürü ve vecizeleriyle yaşar oldum. her neyse.

geçen gün yolda bir kız gördüm. okul kıyafeti gibi bir şeyler var üzerinde. okula gidiyor belli, ya da okuldan çıkıyor. çıkıyorsa istediğini yapar demeyin. krepe(*)(**) öyle kravatı çıkarıp cebe sokmak gibi bir iş değil. tarak lazım, ayna lazım, sprey lazım. (sprey vardı saçında, anladım, otobüsteydim ben kız yayadı kafasının üstünü görebildim). aklım gitti. kendimi, oğlunun küpe taktığını, çocuğun kulağındaki yara izi sandığı şeyin aslında küpe deliği olduğunu farkederek anlayan ana-baba gibi hissettim. hayır tamam teknolojiyi takip edebilmem mümkün olmayabilir ileriki yıllarda (aslında istesem yaparım). ne yapılırsa yapılsın "ohaa bunu da mı yapmışlar" diye şaşırıp sonrasında hemen kabullenebilirim. ama bu saç baş olayına akıl sır erdiremiyorum. "sahneye mi çıkacaksın kızım?" bile diyebilirdim. demişimdir belki içimden. peki

şimdi bu kızın rolü, saçını dağınık topuz yapanla eşdeğer mi? yoksa artık o dağınık topuzlular bambaşka şeyler mi yapıyorlar bilemedim. inşallah birincisidir. neyse ki erkeklerin o kadar fazla imkanı yok. gerçi onlar da saçları havaya dikmeye başladı ve bu da normal oldu. (ki umut sarıkaya 07.01.2010 tarihli uykusuz'da denize paralel olarak yürümeye iknâ edilen gençlerin saç şekillerine topluca bir bakış atmamızı sağlamıştır, çok yaşasın) hem de bunlar delikanlı gibi olanlar. bir alişan kaldı işte, o da askerlikten kaçmak için bir takımla mı anlaşmış ne? diyenlerin yalancısıyım.

http://www.tumgazeteler.com/?a=5745005
(google da alişan, askerlik diye aratınca çıkan en eli yüzü düzgün link bu.)

yani diyorum ki olayınız nedir? bana biri anlatsın.


(*) krepe: bayanların saçlarını kabartmak için yaptıkları tarama şeklidir.öncelikle bir tutam saç alınır,krepe tarağı marifetiyle saçın ucundan dibine kadar bir nevi ters taramak suretiyle saça kabarıklık verilir. ardından yoğun saç spreyi uygulanması farzdır.saçın şeklini koruyabilmesi için. (bunu ben yazmadım yine google sağolsun, hem bakın farzmış sprey, farz. daha ne olsun)

(**)krep: sabah, öğle akşam içine farklı farklı şeyler koymak suretiyle yenilebilen, hem doyurucu, hem fast food olmayan, ev yemeği gibi de olmayan, hatta isteyene abur cubur gibi bile gözükebilen bir yemek. yemek yazınca bile bir duraksadım, başka bir şey mi yazsam acaba diye o derece. seviyorum krep yemeyi.

not: marcel proust biliyorum beni duymuyorsun ama o kitabı da okuyacağım söz. sanki sana okuyorum ama olsun, bilinsin istedim.

9 Ocak 2010 Cumartesi

elveda farmville

niyet ettim niyet eyledim farmville'i bırakmaya... dediğim günden beri bana gelip "en güzel tarla seninkiymiş öyle mi?" diyen bir takım insanlar yüzünden farmville'i hala bırakamadım. bu oyunda tarlanı genişletmek istiyorsan belli sayıda arkadaşın olması lazim o oyunu oynayan. acaba senin tarlan güzel diyenler sırf kendi tarlalarını genişletmek adına benim oyunda kalmam için yalan mı söylüyorlar, yoksa hakikaten mi güzel benimki bilemedim. gönlüm ikinci seçenekten yana. zira bir şehir bölge planlama uzmanı olarak plan stratejilerini en iyi uygulayabildiğim yer farmville. zaten kendime şehir plancisi demeyi hiç sevmedim. hatta ilk zamanlar "suikast plancısıyım", "planörcüyüm" (ing. planner dan çağrışım yapmıştı) diyerek komiklikler yaptım ve bunun da çok ekmegini yedim; demek isterdim ama yiyemedim. ne yazık ki erkekler kendini güldüren kızlardan hoşlanmıyormuş.



öyle salak bir oyun ki farmville, oynarken kendimden tiksiniyorum. sadece mousela bir yerlere tıklamak suretiyle ekip, biçmekle kalmayıp, süt sağmak, yumurta toplamak gibi şeyler de yapabiliyorsunuz. derdim oyun dediğin zor olur değil. ama bu kadar da aptal yerine konmaz insan. merak ediyorum herkes birden nasıl sardırdı diye bu oyuna. başlarda level çok kolay artıyordu. o kadar kolaydı ki. reklam gibi olmasın ama her şey bir tık ötenizdeydi. bu bir sebep olabilir. kolay yoldan köşeyi dönmek gibi. neyse ki benim durumum daha ilerlemedi. ekinlerim solmasın diye geceleri sıcacık yatağından kalkanlar varmış.

bir ara telekominikasyon iletişim başkanlığı, tarım bakanlığı'nın şikayeti üzerine oyunu yasaklamıştı. delirmiştim.

http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=24&ArticleID=1146142&Date=04.10.2009&b=Facebookun%20oyunu%20Farmville%20once%20yasak,%20sonra%20serbest

sonra açıldı.

birbirine tavuk göndermeler, inek göndermeler falan. al gülüm ver gülüm, boş beleş geçiniyorduk diye mi sardı bu oyun herkesi bilemedim. bilmek de istemiyorum artık zaten. çıkıcam oyundan lanet olsun. ama işte halloween zamanı yaptığım bir mezarlık vardı, ona kıyamıyorum. arada mezar taşından inek hayaleti çıkıyor çünkü, güzel o. tabi oturup o çıksın diye bakmıyorum ama çıkıncaa "aa ne güzel" diyorum hep içimden. bir de yılbaşı ağacı verdiler şimdi, 60 tane hediye koyunca altına büyüyor o ağaç. işte şurası şöyle ama burası da böyle, orası kötü ama burasi iyi, bıraksam mı bırakmasam mı diye düşünürken, dr jekyll and mr hyde gibi oldum. kendimle çelisiyorum. aptal oyun diyorum oynuyorum, idiot gibi oldum diyorum oynuyorum, tıkla tıkla nereye kadar diyorum yine de oynuyorum.

ama artık son. o yüzden sevgili farmville dostlarım, komşularım, "aa senin tarlan ne güzelmiş" demeyin nolursunuz. üzülüyorum. hoş, siz bu yazıyı okurken ben çoktan çıkmış olurum o oyundan ama, her ihtimale karşı yine de uyarayım dedim. sigara gibi yavaş yavaş bırakmak için karpuz ektim, 4 günde hasat ediliyor o. 4 gün kafam rahat yani.



not: bu yazıyı yazalı 1 hafta olmuş, hala oyundan çıkmadım. karpuzlarımı topladim ama yenisini ekmedim. newsweek türkiye'de bu konuya parmak basmış ama benim aklıma daha önce gelmişti. gerçekten. şahitlerim var, hatta kanıtım var kendime mail atmıştım bu yazıyı. neyse birazdan "block application" deyip tasımı tarağımı toplamadan göçüp gideceğim o diyardan.

not2: block application yaptım evet. oynamadım, hala da oynamıyorum. ama geçen gün bakayım kaldırayım bloğu ne olacak dedim. karşımda bıraktığım yerden başlayabilme ihtimali olması çok hoşuma gitti. sonra yine blokladım. sonra madem bir işe giriştim country story'den de çıkayım dedim, friends for sale dan da çıkayım dedim. pet society'den de çıkacaktım az kaldı ama ona kıyamadım işte. pai mei nin başka bir versiyonu oldu (yukardaki tip, adı zeplin ama keşke pai mei olsaymış, ben ne bileyim takma bıyıktan harikalar yaratılacağını) çünkü. kıyamadım. ne çok dandik oyun oynamışım. bunlarla oynayacağıma kitap okusaymışım keşke demedim. o zamanlar çok mutluydum zira biliyorum.

8 Ocak 2010 Cuma

doğumgünü

bir doğum günüm daha geçti.. nasıl geçti? çok sayıda facebook wall yazısı, birkaç özel mesaj/email, toplamda 4 yanaktan öperek kutlama, 5 tane telefonla kutlama, 3 sms, birisi iski olmak üzere 2 kurumsal email, bir hediye ve sıfır pastayla... insan yeni yaşına nasıl girerse o yaş da öyle geçermiş. yeni yıl hakkında da böyle bi iddia var ama o doğru değil. eğer doğru olsaydı, bir sürü insan bütün bir yılı bir eliyle para sayarak, ve aynı anda da öteki eliyle kırmızı donunu pantolonunun üstüne giymeye çalışarak geçirirdi. yok öyle bişey. oysa doomgünü demek, hayatının başladığı gün demek olduğundan, bana özel olduğundan o gün ne yaparsam işte o yaş boyunca da onu yaparım, böyledir bu.. yani böyle olsa gerek...

benim doğduğum gün epey heyecanlı bi günmüş... annem babam öyle diyor. bi kere ben bi ezan vakti doğmuşum, annem bağırırken ezanı duymuş. ama hangi ezan olduğunu çıkaramadığından, asla yükselen burcumu bilemedim. babam da nerdeyse o esnada... bi de ben annemin dediğine göre kör kordondan doğmuşum. nasıl bişey bilemem ama o kordondan doğulmaz ölünürmüş, o kordondan beslenen çocukların boynuna dolanırmış o kordon. annem yıllardır, kızım senin doğumun mucizeydi, sen doğunca bütün doktorlar geldi ellerinde sopalarla orama baktılar der... ben yıllardır annemin orasına sopayla bakılmasının travmasiyla yaşıyorum. ama daha yeni yeni soruyorum kendime. o sopanın orda ne işi var? doktorlar neden sopayla bakıyorlar oraya? dümdüz bakar işte, olmadı ille temas gerekiyosa eliyle bakar,sopayı naapsın.. nasıl bi iz bıraktıysa annemde, kendimi bildim bileli bunu söyleyip durdu... ben de hep iyi evlat olmaya çalıştım sırf bu yüzden.. ama annem unutsun artık bunu yaa, bitti artık, geçti... zaten muhtemelen ortada sopa falan da yoktu...



doomgünü zor bişey, kötü geçme ihtimali geriyo insanı. bi de onca arayana teşekkür etmek, maillere cevap yazmak, cevap yazarken kendini tekrar etmemek, zamanlamayı öyle bi ayarlamak ki hani eğleniyodum, eğlence arasında yazıverdım cevabı havası yaratmak, hep dert... bana da hiç beklemediğim insanlar bile facebooktan tebrik gönderdi, kah türkçe, kah türkçe telaffuzlu ingilizce (hepi börttey)... sonucta bu durumda naapılır bilemedim. birçokları gibi ertesi gün statusumden herkese teşekkürler bıdı bıdı mı yazsaydım, yoksa kimisine mesajla cevap mı verseydim. zaten gece 12 de mesaj atanların yazılarının altına hemen yorum bırakıvermiştim. eh dedim senede bi gün, bari herkese yorum bırakayım, hem ne o öyle herkese teşekkürler falan... yorumlara başladım, teşekkürler, ben de öptüm, çok teşekkürler, tenks derken cevaplar tükeniverdi.. ve mesajlar yağmaya devam ediyodu.. yok yav, atmiim o kadar da yağmıyodu da vardı bayaa işte... kimisini beğenmekle yetindim, kimisine saçma yorumlar bıraktım, kimisine geh geh güldüm... gittikçe kendimden tiksindim, pişman oldum ama yorumları silersem de düşman kazanacaktım, zaten kimisine yorum yazarken kimisini sadece beğenerek muhtemelen büyük hata etmiştim. derken gün sonunda wall uma şöyle bi baktım, içlerinde adımı yanlış yazan birinin de olduğu 20 küsur kişiye laf yetiştirmiştim. kah komik olmaya çalışarak, kah klişe, kah geh geh gülerek... kesin olan bişey varsa, o da yeni yaşıma yavşak girmiştim.

38 okunmamış mesajınız var!

bir insan eksper olmayagörsün. "oo eksper hanım", "oo ekspertiz hanım", "ooo ekspert hanım" denmesini özlüyor bazen. hani ilk duyulduğunda "phuahahh" diye patlatılacak kahkahayı içinizde tutuyorsunuz, komik geliyor. "bana bugün ne dediler biliyor musunuz?" diye heyecanlı heyecanlı anlatıyorsunuz, başa gelen en komik, en "aa hakkatten mi" dedirtecek olay o olduğu için. sonraları aradan çok orjinalleri çıktığında paylaşıyorsunuz sadece. insanlar alışmış oluyor size "eks" ile başlayan bir şey olarak hitap edilmesine çünkü. misal bana biri "eksper hanım gelmeden önce haber verin de evdekiler ona göre pozisyon alsın" demişti. en son komik anım bu ekspertizle ilgili, hâlâ da anlatırım ki çok zaman geçti üzerinden. başka olay yok anlatmaya değer. çok sıkıcı bir iş, öyle böyle değil. anlatmaya kalksam okumazsınız muhtemelen, o kadar sıkıcı. ama en sıkıcı durumlarından birini yaşadım az önce.
bu blog işi yaklaşık 1 senedir sadece düşündüğümüz, sadece "aa süper", "ok, tamam, çok güzel." deyip deyip, anlık heveslendiğimiz, düşününce "boş adam değiliz biz, yazı yazıcaz, komiğiz lan biz" diye kendi kendimizi gazladığımız bir müessese. hiçbir şey yapmasak da düşündük. sonunda dedik ki bu iş böyle olmayacak, irem neyse ki bir girişim yaptı hesap açtı blog sitelerinden biri için. öyle boş boş durdu o da (2-3 ay galiba). sonra tamam dedik "bu sefer yazalım bari, bak sayfamız da var". yine irem girişimde bulundu. ben de deneyeyim dedim. yazı başına oturunca olmuyor ne yazık ki. bari dedim irem'e yazıyormuş gibi yapayım o zaman olur. başladım yazmaya, o da olmadı. halbuki doğal ortam olsun diye gmail i açmıştım. olmadı, ama hatıra olur, dursun böyle diye yine de gönderdim irem'e. işim gücüm olmadığı için oyalanıp durdum, stumbleupon'da bir şeylere baktım. arada da (38) okunmamış mesajim olduğunu gösteren gmail kutucuğunu kesiyorum. oyalanıyorum tekrar bakıyorum yine (38), aradan vakit geçti ben irem'den umudu kestim. ama gözüme takıldı kutucuk ve o da nesi (39) olmuş okunmamış mesajlar. "hah dedim irem iyi kötü bir şey yazdı, okuyayım dur". baktım ve bir hüzün çöktü. mail milliyetemlak'tan gelmiş. hani kredi kartı ekstresi olsaydı, bu maili 88 kişiye gönderinvari bir mail olsaydı, hadi hepsini geç "enlarge your penis" konulu spam mail gelseydi bile bu kadar üzülmezdim. milliyet emlak'la benim ne işim olur dedim kızdım, sonra salak dedim senin işin milliyet emlak'la zaten. orda kaça satılık, burda kaça satılık diye ara dur, sonra ne işim olur de. reva mı bu? değil pek tabi. sonra durdum düşündüm. dedim ki, irem'e bak mailime hâlâ cevap yazmadı. taa neden sonra aklıma geldi ki bugün (03.aralık) irem'in doğum günü, kutluyordur herhalde, tabi ki yazmaz. ben şimdi kendi aptallığıma mı yanayım, eksperliğime mi yanayım, hâlâ okumamış oldugum 38 maile mi bilemedim.