25 Ekim 2010 Pazartesi
sevelim, sevilelim
13 Ekim 2010 Çarşamba
bu da böyle bir anımdır.
1 Eylül 2010 Çarşamba
Kasparov'un Şifresi
5 Ağustos 2010 Perşembe
youtube'un çöküşü
var mısın?
(*) yazarımız burada yılmaz erdoğan'a selam ediyor. ayrıca "gibin" diyerek sevimli olmaya çalışıyor.
(**) yazarımız burada andy warhol'a selam ediyor.
not: yazarımız bu dipnotlarla kültürel yelpazesinin yılmaz erdoğan'dan andy warhol'a kadar uzandığını sizlere bir şekilde ifade etmeye çalışıyor. kıps!
9 Mayıs 2010 Pazar
poşet
25 Nisan 2010 Pazar
çilek
işin aslı şu, yine facebook u açtım, tam "bugünü de hiç bir faydalı şey yapmamış olmanın verdiği anlamsız huzurla bitirirken hepinize iyi geceler" gibi bir şeyler yazacaktım. sonra bu yazacağım şey her zaman olduğu gibi çok hoşuma gitti. ne güzel laf buldum lan dedim, gece gece sevinç doldu içim. o zaman dedim bu dediğim biraz karamsar bir laf oldu biraz daha bir şeyler yazayım da komiklik olsun dedim. çilek yemiş olduğum aklıma geldi, hah dedim ben bunu bir yerden bağlarım. sonra yine nereye yazsam acaba diye biraz vakit kaybettim. facebooka yazsam çok uzun olur, twitter a sığmaz, google buzz da harcanır. madem dedim öyle, biraz daha gayret göstereyim bloguma koyayım. hayatımın google buzz, blog, facebook, twitter etrafında dönüyor olması endişe verici ama tıpkı farmville de olduğu gibi, gün gelecek bu sevdamdan da vazgeçeceğim. o zamana kadar vereceğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. sağlıcakla kalın.
not: benden, tüm sevenlere, sevilenlere, faydalı işler peşinde koşanlara gitsin bu şarkı
Berksan'dan Çilek
"çilek dudaklarına yapışıp kalıcam
gözlerinden kalbine akıcam
yar senin için bu şehri yakıcam
senin aklını aklını alıcam"
19 Nisan 2010 Pazartesi
biri beni konuşuyor
bu arada sağ kulağım gerçekten yanıyor şu an. geçenlerde yine böyle oldu, hatta ne zaman geç saatlere kadar ayakta kalsam illa ki kızarır kulağım. bugüne kadar bunu hep " biri beni konuşuyor" a yordum. ama bugün bir aydınlanma yaşayarak, bu saatlerde beni kimin, neden ve kiminle konuşacağını kendime sorup, sorunun cevabını bulamadım. sonra da bunu metabolizmama yordum. öyle bir şey ki, şarjı bitmeye yakın sağ kulaktan kırmızı ışıkla sinyal veriyor (ehe ehe). evet bir sonraki insan vücudunun garip ama gerçek sırları adlı belgeselimizde görüşmek üzere, hoşçakalın.
16 Nisan 2010 Cuma
hadron
6 Nisan 2010 Salı
help!
3 Nisan 2010 Cumartesi
ana-baba issues
17 Mart 2010 Çarşamba
liselim
diyerek kendimi aklamaya karar verdim; "mizah yapıyoruz biz, tabi ki abartı olacak içinde. sana allahsız demeyeceksem, ona allahsız demeyeceksem kime derim?" ha tuğba? tabi ki sana demem lazım, belki
senin üzerinden reklam yapıp ünlü olmaya çalışıyorum, ne belli. şaka şaka. şunun şurasında bugün etek giyip dolmuşa bindiğimde her zaman
1,5 tl verdiğim yol parasını, ağzımı açıp tek kelime etmeden 1,2 tl verdiğim için, "aha beni liseli sandı" diye sevinen bir insanım. şimdi bunun konuyla alakası yok aslında ama bugün başıma geldi. "aha beni liseli sandı" sevincinden sonra "ben bunu bloguma yazayım" diye
düşündüm. sonra yarım kalan tuğba özaylı yazımı düzeltirken araya sıkıştırıvereyim dedim. anlam kaybı olmadı sonuçta değil mi?
her neyse ne diyorduk. nakite çevirmek. estağfurullah nakit sıkıntısı falan çekmiyorum ama günün birinde batağa düşsem bile aklımda "hmmm ben şu bataktan bir çıkayım da, kitap yazayım anı yazayım, sosyal
proje geliştireyim reklam yapayım da, tüm dertlerim gitsin" diyebilecek yaşama sevinci içimde olsun isterim. gerçi bu yaşama sevinciyle alakasız bir durum galiba, benim ihtiyacım olan şey
girişimcilik. girişimcilik ruhu lazım. o da var sayılır aslında.
gerekli koşullar sağlandığında her işe girişebilirmişim gibi bir his var içimde. gerekli şartlar nedir peki? gaza getiren, size yürekten inanan ve ağzı laf yapan bir arkadaş, güneşli bir hava, merkürün ileriye gitmesi... şaka şaka ağzı laf yapıp, gaza getiren arkadaş
gazınızla bir şeyler yapabilecek olduğuna inanmanız lazım, yoksa maymunluk olur. ayıp olur. siz siz olun yapmayın.
girişimcilik ruhu deyip, her türlü girişirim ben diye olayı
kapattıysam benim ihtiyacım olan şey ne acaba diye düşündüm bir an. süreklilik olsa gerek. bunun için de bir arkadaş lazım aslında hep
arkadan itekleyen. yani diyeceğim o ki, bana 2 kişi verin, sonra arkanıza yaslanın ve izleyin. tuğba özay haltetmiş.
1 Mart 2010 Pazartesi
bir dost
kardeş, bacı, abla, yeğen olmayı iyi biliyorsun. Tüketicinin dostusun,
şişmanlara destekçi, kadınlara yol gösterensin. Bir şekilde "Seda
Sayan diyorsa doğrudur." hissiyatı yarattın. Artık "anacığım",
"vallahi" gibi kelimeleri sık kullandığın için mi yoksa başka bir
sebepten mi bilemem. 21. yüzyılın yapamadığı kapsülle yemek yeme
alışkanlığını belki de ilk kez sen elma-krom mucizesiyle insanların
hayatına sokup onlara kapsül kapsül salatalık yedirdin. Yaşasın
sağlık, sıhhat, zindelik, zayıflık dedirttin. Ama sonra ne yaptın? Hiç
oturup düşündüm mü acaba "allahım ben ne yaptım?" diye. Hiç
sanmıyorum. Eğer birazcık da olsa düşünmüş olsaydın, hadi düşünmüş olma da aklının ucundan bir saniyeliğine bile geçmiş olsaydı, seni pepsi reklamında kamyon kamyon pepsi taşırken, erittiğin selülitli bacaklara litre litre selülit şırıngalarken görmezdik. Eğer birazcık
asla da olamazdı. Şu günden itibaren sana olan inancımı kaybettim, Ebru Şallı'ya inanıyorum artık. Pilates yapıyorum huufff-pıısss diyerek nefes alıp veriyorum. Sağlıcakla kal.
26 Şubat 2010 Cuma
kemal'di adı...
bir blogumuz oldu diye amma da sevinmiştik.
sonunda biz de yazacaktik. yazılarımız okunacak, dilden dile yayılacaktı, yav ne de güzel yazmışsınız diye yorumlar yağacaktı, "kalemine sağlık " konulu mailler düşecekti, blogunuzu okudum ve hayatım değişti diye teşekkür mesajları alacaktık. bu kadarını şimdi uydurdum ama ne bileyim, işte bir şeyler yazacaktık, okuyanlar da iyi ki yazmışsınız diyeceklerdi.
başlarda yazamadık, sonra açıldık, sonra durulduk. aslında durulma kaçınılmazdı ama tahmin etmemiştik işte. en son yazimizin uzerinden 1 aydan fazla zaman gecmis, bu bir ay icinde tek bir teşebbüsümüz olmadi. yaa aslinda hevesim kaçtı benim, hatta başta nasıl heveslendik onu da anlamadim. biz yazı yazıcaz da kitleler okuyacak o yazıları. işte ancak hatrimiz gecen 2-3 arkadasimiz okuyor. benimkileri gamze okuyup gaz veriyor, ben de onunkileri okuyup gaz veriyorum süpper olmuş diyorum. haa bi de kemal okuyor. kemal seni tanımıyorum, ama canımsın. sen çok yaşa kemal, sağol varol. kıps!
hayır yani bir şey okuyası olan gider rus edebiyatı okur, onu okuyamayan uykusuz alır okur. isteyen ikisini de okuyabilir. ama bizim yazılarımızı kim ne yapsın...
işte bu farkına varmayla da blogumuzdaki uzun sessizliği bozmuş oluyorum, ne gariptir. zaten uzun sessizlik bozmakta üstüme yoktur. birisiyle yeni tanışırsınız hani, muhabbet tıkanır, bi suskunluk olur. işte ben deliriyorum o sessizliklerde, cabucak konuşacak şey bulup bozmak istiyorum sessizliği. ama var ya bazı insanlar, sessizlikten rahatsız olmayan, konu bitince yenisini aramayıp öööyle konuşmadan oturan... şimdi onlardan biri olsam amma asil kadın der miydiniz?
tökezlemeyi de bu kadar fazla yazınca ne acayip bir kelimeymiş dedim. siz de yazın bak.
hah işte, sessizlik bozayım derken gene saçmaladım. gene de bunu okuyan 2-3 iyi arkadasima selam ederim, yok okumayip da haa okudum evet cok guzel olmuş diyorsaniz gerçeği, yalnızca gerçeği soyleyin bana. kizmayacam. gerçi okumuyorsaniz bunu da okumayacaginizdan okumayip okudum demeye devam edeceksiniz demektir. kemal
20 Ocak 2010 Çarşamba
en verimli çağım
15 Ocak 2010 Cuma
ilham
14 Ocak 2010 Perşembe
şemsiye
Ne yapayım sevmiyorum, yağmur, çamur, kar, üşümek, ıslanmak… Bir tane sarı şemsiye almıştım, sırf onu kullanmak için yağmurun yağmasını istiyordum, o şemsiyeyi aldığımdan beri yağmadı yağmur doğru dürüst. Toplam 10 kez kullanmamışımdır, en son kullandığımda ters döndü şemsiye kullanılamayacak bir hale geldi. Kolay kolay eşyalarıma kıyamam ama buna kıydım. Kullanmıyorum artık. Bu “kışı da şemsiyesiz geçirecek gibiyiz yaşasın” derken geçen haftalarda yağmura yakalandık 3 kişi. Dayanamadık aldık o şeffaf şemsiyelerden, hem de üç tane. Hiç taraftar değildim o şemsiyelerin alınmasına, işportacılarla muhtaç halk arasındaki savaşta yenik düştüm. Kız arkadaşının yanında elinde gül ile gelen çiçekçiden istemeye istemeye çiçek almış çocuk gibi hissettim kendimi. Yani, herhalde öyle biri varsa, böyle hissetmiştir dedim. Her neyse.
Galiba artık seviyorum şeffaf şemsiyeyi. Hayır yatak odasının tavanını cam yaptıracak insanlardan değilim. Bazen eli kolu dolu oluyor insanın şemsiyenin sapını bırakması gerekiyor, ama öyle de yağmur yağıyor ki kapatamıyorsunuz. O zamanlarda şemsiyeyi kafanızda sabitleyerek her iki elinizi de kullanabiliyorsunuz. İşte handsfree diye buna derim. Şeffaf şemsiyenin marifeti de burada devreye giriyor. Aynı zamanda etrafı görebiliyorsunuz. Gerçi çok kısa bir zaman için mecbur kalıyorsunuz bunu yapmaya ama olsun yine de insan tedirgin olmuyor "birine mi çarptım, biri mi bana çarptı" diye. Bir de şu yüzden sevdim, aslında bunu söylemeyip yapmam lazımdı ama olsun; bu şeffaf şemsiyelere asesat kalemiyle istediğimiz şeyi çizebiliriz ya, o geldi aklıma of dedim ne kadar şahane bir fikir buldum. Ama çizecek şey aklıma gelmedi, o aklıma gelene kadar benim hevesim geçerse ya diye paylaşayım dedim. Belki biri ilham alır. Belki biri benim içimdeki Derya Baykal’ı durdurur. (Şemsiyeye asetat kalemiyle şekil çizmek mi? Ne düşünüyordum acaba gerçekten? Ama olur mu olur.)10 Ocak 2010 Pazar
krepe yapmış genç kızların gölgesinde
geçen gün yolda bir kız gördüm. okul kıyafeti gibi bir şeyler var üzerinde. okula gidiyor belli, ya da okuldan çıkıyor. çıkıyorsa istediğini yapar demeyin. krepe(*)(**) öyle kravatı çıkarıp cebe sokmak gibi bir iş değil. tarak lazım, ayna lazım, sprey lazım. (sprey vardı saçında, anladım, otobüsteydim ben kız yayadı kafasının üstünü görebildim). aklım gitti. kendimi, oğlunun küpe taktığını, çocuğun kulağındaki yara izi sandığı şeyin aslında küpe deliği olduğunu farkederek anlayan ana-baba gibi hissettim. hayır tamam teknolojiyi takip edebilmem mümkün olmayabilir ileriki yıllarda (aslında istesem yaparım). ne yapılırsa yapılsın "ohaa bunu da mı yapmışlar" diye şaşırıp sonrasında hemen kabullenebilirim. ama bu saç baş olayına akıl sır erdiremiyorum. "sahneye mi çıkacaksın kızım?" bile diyebilirdim. demişimdir belki içimden. peki
şimdi bu kızın rolü, saçını dağınık topuz yapanla eşdeğer mi? yoksa artık o dağınık topuzlular bambaşka şeyler mi yapıyorlar bilemedim. inşallah birincisidir. neyse ki erkeklerin o kadar fazla imkanı yok. gerçi onlar da saçları havaya dikmeye başladı ve bu da normal oldu. (ki umut sarıkaya 07.01.2010 tarihli uykusuz'da denize paralel olarak yürümeye iknâ edilen gençlerin saç şekillerine topluca bir bakış atmamızı sağlamıştır, çok yaşasın) hem de bunlar delikanlı gibi olanlar. bir alişan kaldı işte, o da askerlikten kaçmak için bir takımla mı anlaşmış ne? diyenlerin yalancısıyım.
http://www.tumgazeteler.com/?
(google da alişan, askerlik diye aratınca çıkan en eli yüzü düzgün link bu.)
yani diyorum ki olayınız nedir? bana biri anlatsın.
(*) krepe: bayanların saçlarını kabartmak için yaptıkları tarama şeklidir.öncelikle bir tutam saç alınır,krepe tarağı marifetiyle saçın ucundan dibine kadar bir nevi ters taramak suretiyle saça kabarıklık verilir. ardından yoğun saç spreyi uygulanması farzdır.saçın şeklini koruyabilmesi için. (bunu ben yazmadım yine google sağolsun, hem bakın farzmış sprey, farz. daha ne olsun)
(**)krep: sabah, öğle akşam içine farklı farklı şeyler koymak suretiyle yenilebilen, hem doyurucu, hem fast food olmayan, ev yemeği gibi de olmayan, hatta isteyene abur cubur gibi bile gözükebilen bir yemek. yemek yazınca bile bir duraksadım, başka bir şey mi yazsam acaba diye o derece. seviyorum krep yemeyi.
not: marcel proust biliyorum beni duymuyorsun ama o kitabı da okuyacağım söz. sanki sana okuyorum ama olsun, bilinsin istedim.
9 Ocak 2010 Cumartesi
elveda farmville

öyle salak bir oyun ki farmville, oynarken kendimden tiksiniyorum. sadece mousela bir yerlere tıklamak suretiyle ekip, biçmekle kalmayıp, süt sağmak, yumurta toplamak gibi şeyler de yapabiliyorsunuz. derdim oyun dediğin zor olur değil. ama bu kadar da aptal yerine konmaz insan. merak ediyorum herkes birden nasıl sardırdı diye bu oyuna. başlarda level çok kolay artıyordu. o kadar kolaydı ki. reklam gibi olmasın ama her şey bir tık ötenizdeydi. bu bir sebep olabilir. kolay yoldan köşeyi dönmek gibi. neyse ki benim durumum daha ilerlemedi. ekinlerim solmasın diye geceleri sıcacık yatağından kalkanlar varmış.
bir ara telekominikasyon iletişim başkanlığı, tarım bakanlığı'nın şikayeti üzerine oyunu yasaklamıştı. delirmiştim.
http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=24&ArticleID=1146142&Date=04.10.2009&b=Facebookun%20oyunu%20Farmville%20once%20yasak,%20sonra%20serbest
sonra açıldı.
birbirine tavuk göndermeler, inek göndermeler falan. al gülüm ver gülüm, boş beleş geçiniyorduk diye mi sardı bu oyun herkesi bilemedim. bilmek de istemiyorum artık zaten. çıkıcam oyundan lanet olsun. ama işte halloween zamanı yaptığım bir mezarlık vardı, ona kıyamıyorum. arada mezar taşından inek hayaleti çıkıyor çünkü, güzel o. tabi oturup o çıksın diye bakmıyorum ama çıkıncaa "aa ne güzel" diyorum hep içimden. bir de yılbaşı ağacı verdiler şimdi, 60 tane hediye koyunca altına büyüyor o ağaç. işte şurası şöyle ama burası da böyle, orası kötü ama burasi iyi, bıraksam mı bırakmasam mı diye düşünürken, dr jekyll and mr hyde gibi oldum. kendimle çelisiyorum. aptal oyun diyorum oynuyorum, idiot gibi oldum diyorum oynuyorum, tıkla tıkla nereye kadar diyorum yine de oynuyorum.
ama artık son. o yüzden sevgili farmville dostlarım, komşularım, "aa senin tarlan ne güzelmiş" demeyin nolursunuz. üzülüyorum. hoş, siz bu yazıyı okurken ben çoktan çıkmış olurum o oyundan ama, her ihtimale karşı yine de uyarayım dedim. sigara gibi yavaş yavaş bırakmak için karpuz ektim, 4 günde hasat ediliyor o. 4 gün kafam rahat yani.

not: bu yazıyı yazalı 1 hafta olmuş, hala oyundan çıkmadım. karpuzlarımı topladim ama yenisini ekmedim. newsweek türkiye'de bu konuya parmak basmış ama benim aklıma daha önce gelmişti. gerçekten. şahitlerim var, hatta kanıtım var kendime mail atmıştım bu yazıyı. neyse birazdan "block application" deyip tasımı tarağımı toplamadan göçüp gideceğim o diyardan.
not2: block application yaptım evet. oynamadım, hala da oynamıyorum. ama geçen gün bakayım kaldırayım bloğu ne olacak dedim. karşımda bıraktığım yerden başlayabilme ihtimali olması çok hoşuma gitti. sonra yine blokladım. sonra madem bir işe giriştim country story'den de çıkayım dedim, friends for sale dan da çıkayım dedim. pet society'den de çıkacaktım az kaldı ama ona kıyamadım işte. pai mei nin başka bir versiyonu oldu (yukardaki tip, adı zeplin ama keşke pai mei olsaymış, ben ne bileyim takma bıyıktan harikalar yaratılacağını) çünkü. kıyamadım. ne çok dandik oyun oynamışım. bunlarla oynayacağıma kitap okusaymışım keşke demedim. o zamanlar çok mutluydum zira biliyorum.
8 Ocak 2010 Cuma
doğumgünü

38 okunmamış mesajınız var!
bu blog işi yaklaşık 1 senedir sadece düşündüğümüz, sadece "aa süper", "ok, tamam, çok güzel." deyip deyip, anlık heveslendiğimiz, düşününce "boş adam değiliz biz, yazı yazıcaz, komiğiz lan biz" diye kendi kendimizi gazladığımız bir müessese. hiçbir şey yapmasak da düşündük. sonunda dedik ki bu iş böyle olmayacak, irem neyse ki bir girişim yaptı hesap açtı blog sitelerinden biri için. öyle boş boş durdu o da (2-3 ay galiba). sonra tamam dedik "bu sefer yazalım bari, bak sayfamız da var". yine irem girişimde bulundu. ben de deneyeyim dedim. yazı başına oturunca olmuyor ne yazık ki. bari dedim irem'e yazıyormuş gibi yapayım o zaman olur. başladım yazmaya, o da olmadı. halbuki doğal ortam olsun diye gmail i açmıştım. olmadı, ama hatıra olur, dursun böyle diye yine de gönderdim irem'e. işim gücüm olmadığı için oyalanıp durdum, stumbleupon'da bir şeylere baktım. arada da (38) okunmamış mesajim olduğunu gösteren gmail kutucuğunu kesiyorum. oyalanıyorum tekrar bakıyorum yine (38), aradan vakit geçti ben irem'den umudu kestim. ama gözüme takıldı kutucuk ve o da nesi (39) olmuş okunmamış mesajlar. "hah dedim irem iyi kötü bir şey yazdı, okuyayım dur". baktım ve bir hüzün çöktü. mail milliyetemlak'tan gelmiş. hani kredi kartı ekstresi olsaydı, bu maili 88 kişiye gönderinvari bir mail olsaydı, hadi hepsini geç "enlarge your penis" konulu spam mail gelseydi bile bu kadar üzülmezdim. milliyet emlak'la benim ne işim olur dedim kızdım, sonra salak dedim senin işin milliyet emlak'la zaten. orda kaça satılık, burda kaça satılık diye ara dur, sonra ne işim olur de. reva mı bu? değil pek tabi. sonra durdum düşündüm. dedim ki, irem'e bak mailime hâlâ cevap yazmadı. taa neden sonra aklıma geldi ki bugün (03.aralık) irem'in doğum günü, kutluyordur herhalde, tabi ki yazmaz. ben şimdi kendi aptallığıma mı yanayım, eksperliğime mi yanayım, hâlâ okumamış oldugum 38 maile mi bilemedim.
